Milletvekili Yeminine İtirazım Var!

Mevcut milletvekili yemini; aman bunu unutmayalım, aman şu da eksik kalmasın mantığı ile darbeciler tarafından hazırlatılmıştır. Haliyle anlam bakımında çorba olmuş. Her ‘eksik kalmasın’ talebi düşünce ve ifade özgürlüğüne bir darbe, bir kelepçe olmuş ve ifade ve düşünce özgürlüğünü sınırlamıştır.

Ülkemizde çeşitli inançlardan, çeşitli kültürlerden, çeşitli milletlerden, çeşitli dinlerin çeşitli mezheplerinden, çeşitli ideolojilerden vatandaşlar var. Hepsinin kendine göre farklı kutsalı veya daha kutsal saydığı değerler ve kişiler var. Bize çok saçma gelebilir ama her kültürün farklı yeminleri var.

Mesela: İngilizce şahitlik, tanıklık etmek anlamına gelen ‘testify’ ile ‘testis’ aynı kökten gelmektedir çünkü Eski Roma’da erkekler şahitliği testisleri üzerine yapmalarıyla bu adı almıştır.

Türkiye kozmopolit bir yapıya sahipken neden milliyetçilik gibi tekil toplumcu bir düşünce üzerine yemin etmek zorunda olalım ki?

Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir ifadesi üzerine yemin edeceğiz ama milletvekili seçilebilme için ön şartlar isteyeceğiz ve milli iradeyi şarta bağlayacağız. Bu yemin ederken bile yalan söylemek değil midir?

Anayasaya sadakat yemini edip onu kutsallaştırılırsa peki nasıl onu değiştirebiliriz ki? Tutamayacağımız bir sadak yemin vermiş olmaz mıyız?

Bir ateistin ‘vallahi’ diyerek Allah’ı şahit göstererek yemin etmesi ne kadar saçma, anlamsız, içi boş ve değersiz ise bir milletvekilinin de inanmadığı ve kabul etmediği değerler ve ideolojiler üzerine yemin vermesi de o kadar saçma, anlamsız ve ironiktir.

Atatürk’ün ilkelerini kabul etmeyen biri neden onun üzerine yemin versin ki?

Şapka devrimi gibi saçma ve gereksiz bir kanun üzerine neden yemin edilsi n ki?

Neden elin Latin harfleri üzerine yemin edelim ki?

‘Namus’ kavramın kutsallaştırmak gibi fazlasıyla ilkel, erkil ve geri bir ifade üzerine yemin edelim ki?

Yemin çok mu gerekli bir şey? TBMM kurulduğundan beri yüzlerce milletvekili geldi geçti kaç tanensi yemine sadık kaldı?

Biliyor musunuz? TBMM’nin ilk açıldığı gün 23 Nisan 1920’de kimse yemin etmedi. 1921’de çıkarılan ve ilk Türkiye’nin anayasası kabul edilen Teşkilatı Esasiye’de de yemin filan yoktu.
İlk yemin fikrini ortaya atan Bilecik milletvekili Fikret Bey yüce divanda yargılandı ve suçunu itiraf etti. Biliyor muydunuz?

Yemin gerçekten çok gerekli diyorsanız; İlk yemini en temiz olanınız etsin…

 

 

Muhsin KAYMAKÇI

 

Ahmet Altan’ın savunması

Kof kabadayı davasında Ahmet Altan`dan tarihi savunma

 

Sayın Yargıç,

Beni buraya, hapse atılmamı isteyerek gönderen adam, bu ülkeye çok yararlı hizmetleri olmuş, değerli bir adamdır.

Kendisi de sıkıntı çekmiş, yargılanmış, hapis yatmış biridir.

Benim hapsedilmemi isteyen adam, bu ülkenin başbakanıdır.

Çeşitli acılar, zulümler, düşmanlıklar, yenilgiler görmüş, hepsinin altından kalkabilmiş bir adamdır.

Ne yazık ki yenilgiler karşısında güçlü duran nice insan, zaferlerin ağırlığını taşıyamamış, sarsılmış, yolunu şaşırmış ve kendi galibiyetiyle yaralanmıştır.

Benim hapsedilmemi isteyen bir zamanların mahkumu, şimdinin başbakanı da kendi galibiyetinin yaralarını taşıyor bugün.

Bir zamanlar şiir okuduğu için sistemin efendileri tarafından hapsedilmiş bir kurbanın, kendisi iktidara geldiğinde yazarların hapsedilmesini isteyen birine dönüşmesi, o adamın geçtiği yollarda yaşadığı yenilgilerden değil, zaferlerden dolayı yolunu şaşırdığını gösterir.

Bugün bu gerçek, bu davanın kendisinden de, benim hapsedilmemden de daha büyük bir önem taşıyor, çünkü bu başbakan yeni bir zafer kazanmaya hazırlanıyor.

Taşımakta zorlanacağı yeni bir zaferi daha olacak.

Ben, bunun bedelini, başta kendisi olmak üzere bütün ülkenin ödemesinden çekindiğim için kendisini uyarmak istedim.

Bugün benim burada yazdığım bir yazıdan dolayı sanık sandalyesinde oturmama yol açan mesele, başbakanın bir heykel hakkındaki haksız, yersiz, haddini fevkalade aşan bir hüküm vermesiyle başladı.

Kars’taki bir heykele “ucube” diyerek yıkılmasını istedi.

Kendisi hakkında yazılmış bir yazı karşısında gösterdiği tepki, o yazıyı yazanın hapsedilmesini istemek olacak kadar kendisini önemseyen biri, bir başkasının eseri hakkında bu kadar rahatça aşağılayıcı sözcükler kullanabiliyorsa ve bunu doğal buluyorsa, o adam kendisini kutsallaştırmaya, başkalarını ise saygıyı hak etmeyen insanlar olarak görmeye başlamış demektir.

Ölçüleri böylesine şaşmış biri başbakansa, bu ölçü şaşırması herkes için bir sorun anlamına gelir.

Ülkemiz çirkin heykellerle, çirkin binalarla dolu, şehir meydanlarında fevkalade kötü yapılmış Atatürk heykelleri, her yanda inançlı insanların da yakınmasına neden olan estetik yoksunu camiler var.

Başbakan, çirkin bulduğu herhangi bir Atatürk heykeline ya da camiye “ucube” diyebilir mi, onları yıktırtabilir mi, cesareti buna yeter mi?

Onlara dokunamayan birinin sahipsiz bir heykeltıraşın heykelini aşağılayarak yıktırtması nasıl tarif edilebilir?

İçi boş gösterişçi bir yiğitlik, kof bir kabadayılıktır bu, kolay bir hedef seçip onun üzerinden çıkar sağlamaktır.

Ayıplanması, kınanması, eleştirilmesi gereken bir davranıştır.

Bir başbakan “beğenmedim” diyerek bir heykeli nasıl yıktırır?

Hangi hakla yıktırır?

Allah muhafaza bu başbakan roman okumaya başlarsa ne olacak, bir düşünün.

Başbakan beğenmediği için Madam Bovary’i, kocasını aldatan bir kadını anlattığı için Anna Karenina’yı meydanlarda mı yakacağız?

Sokaklarda henüz kitap yakmamayı, başbakanın roman okumamasına mı borçlu olacağız?

Başbakan kendini her türlü eser hakkında hüküm verecek kadar yetkin ve beğenmediği her şeyi yok ettirecek kadar güçlü görüyorsa, Türkiye’de bütün sanat eserlerinin kaderi başbakanın iki dudağı arasına mı sıkışacak?

Buna itiraz etmeyecek miyiz?

Buna isyan etmeyecek miyiz?

Boyun mu eğeceğiz böyle bir hoyratlığa?

Kendini tek merci olarak gören biri mi belirleyecek bütün sanatçıların ve eserlerinin kaderini?

Ben bunu kabul etmem.

Bunu kabul edeceksin, sineye çekeceksin, buna öfkelenmeyeceksin, karşı çıkmayacaksın diyerek beni hapisle tehdit eden başbakanla savcı, korkutmak için kendilerine başkasını bulsunlar.

Onların gücü yetmez beni korkutmaya.

Ben bu ülkede kimsenin kaderi, bir insanın iki dudağı arasına sıkışmasın istiyorum, ben bu ülkede herkesin özgür olmasını, fikirlerini söylemesini, ibadetini yapabilmesini, eserlerini yaratabilmesini, dilini konuşabilmesini, istediği gibi giyinip, istediği gibi fikirlerini söyleyebilmesini savunuyorum.

Başbakan neyi savunuyor?

Bir heykeli tek emirle yıktırabilen biri neyi savunabilir?

Heykeli yıktırılan heykeltıraşı kim savunacak bu ülkede, kim ona sahip çıkacak, kim adalet isteyecek, kim güçsüz birinin gadre uğramasına engel olacak?

Bir zamanlar bu soruların cevabı olarak bu ülkede çok insan bu başbakanın adını söylüyordu, bugün bunu söylemek çok zor.

Referandumu öylesine büyük bir zafer kazandı ki başbakan, omuzları o zaferin ağırlığını taşımaya yetmedi.

Aradan daha altı ay geçmeden heykelleri yıktırtmaya başladı.

Eskiden durduğu yerden öylesine savruldu ki bu insan, bütün dindarlığına, bütün inancına, yaptığı bütün dini vurgulara rağmen bugün Hazreti Muhammed’in bir hadisi söylendiğinde bunu hakaret olarak kabul ediyor.

Bir hadisten gocunan dindar Müslüman, ne o hadisten, ne o hadisi söyleyenden kuşku duymalı.

O insanın kuşku duyacağı tek varlık, kendisidir.

Başbakan bunu bile fark edemiyor artık.

O dindar başbakanın hakkımda yazdırdığı iddianamede, aleyhime delil olarak peygamberin bir sözünü söylemem gösteriliyor.

Kendi zaferiyle yaralanmak budur işte.

Gücünü öyle yanlış kullanırsın ki sonunda peygamberinin sözü sana hakaret gibi gözükmeye başlar.

Peygamberinin sözünden korkan, peygamberinin sözünden gocunan dindar biri, bir ülkeyi yönetmekten ziyade trajik bir romana başkahraman olmaya daha uygundur.

Acıklıdır durumu çünkü ve bu acıklılık, güçle, iktidarla birleştiğinde ortaya çok tehlikeli biri çıkar.

Ben, bu ülkenin tarihi liderlerinden biri olabilecek bir insanı, kendi varlığını, düşüncelerini, inançlarını yok sayan bir zafer yorgunu olmaktan kurtarabilmek, kişisel bir trajedinin ülkenin bütününe yayılmasını engelleyecek bir uyarıda bulunabilmek için yazdım o yazıları.

Hakaret etmedim.

Başbakanın bana karşı kullanmaya kalktığı hırpalıyıcı dili, yazdıklarımı daha iyi kavrayabilsin diye ona karşı kullandım.

Ama tarihi bir lider olmakla bir trajedi kahramanı olmak arasında sallanan bu başbakan, her şeyin sadece kendisine mübah olduğunu sandığından, bunun hakaret olarak görülüp cezalandırılmasını istedi.

Sayın Yargıç,

Vereceğiniz karar benimle ilgili olmayacak.

Siz bu ülkenin hukukunun, keyfi davranışlara, gücün hoyratça kullanılmasına, güçsüzlerin ezilmesine cevaz verip vermediğine karar vereceksiniz.

Beni mahkum ederseniz, başbakan daha çok heykel yıktırır.

Mahkum etmezseniz belki hata yaptığını fark eder.

Bunu fark ederse, hem bu ülke, hem de kendisi kazanır.

Ben, kendi zaferlerinin ağırlığıyla yolunu şaşırmış bu başbakana yardım etmenizi isterim.

Haftanın İkiyüzlülükleri

  1. O görüntüleri siyaset malzemesi yapmayacağız diyen; başbakan
  2. Bu ülkede zinayı suç olmaktan çıkaran hükümet, zina edenleri yadırgayan aynı hükümetin milletvekilleri
  3. Milliyetçi oldukların söyleyip; Kendi seçmenine, halkın dini değerlerine hakaretler eden pek sayın olmayan milletvekilleri
  4. Müslüm Gündüzün ve Fadime Şahin’in polis kamerası ile çekilmiş görüntüleri televizyonlarda yayınlanırken ‘laiklik elden gidiyor’ çığırtkanlığı yapan laikçi zevat bugün malum mhplileri desteklemesi
  5. Referandum zamanı ‘yargı, demokrasi, hukuk’  elden gidiyor çığırtkanlığı yapan ve şimdilerde “Orada bir ordu var bizi kurtaracak, yattık” diyerek itiraf bulunan; Postalcı hukuk doçenti
  6. Sansür ifade özgürlüğü diyerek vaveyla koparan zevatın Koşaner’in tarih sansürü açıklamalarına sessiz kalması
  7. Deniz Baykal’ın kasetini günlerce haber yapan medyanın, malum mhplilerin milli değerlere hakaret görüntülerini görmezden gelmesi

Yok mu artıran ?

Hüseyinler ve Yezidler

Kerbela deyince akla iki isim, hayat denilen tiyatro oyunun iki karakteri gelir. Biri; Saltanatın, iktidar hırsının, baskının, zorbalığın, hanedan, zulüm, soygun, işkence, kibir ve açgözlülüğün simgesi Yezid. Diğeri ise Yezid rejimine isyanın simgesi Hüseyin. Kerbela olayını uzun uzun anlatacak değilim, az çok herkes biliyor.

Yezid baskı, zorbalık, işkence ile Hüseyin’i katlettikten sonra şunu demşti: “Hüseyin’in kaderi ölmekti. Dolayısıyla benim suçum yoktu, kaderine koştu; n’apalım.”

Hüseyin de Yezid de yaklaşık 1300 sene önce ölmüş olsalar da ikisi de farklı biçim ve şekillerde karşımıza çıkar. Nasıl mı?

Hüseyin: Yedizlere karşı isyan eden herkes Hüseyin’dir

Yezid ise;

Bazen saltan hırsına ve fetvaya, bürünür der ki; “kardeş katli vaciptir”.

Bazen açgözlülüğe, hırsa ve güce bürünür der ki; “gönülleri değil toprakları fethet”.

Bazen cumhuriyet bürünür der ki; “benim istediğim gibi bir cumhur olacaksın ya da öleceksin”.

Bazen mahkeme olur der ki; “ölsen de idamdan kurtulamazsın”.

… ve tekrar ete kemiğe bürünür yineler: “Ölmek madencilerin kaderinde var; n’apalım

Ölüm insanın kaderinde var bu doğru fakat iktidar sahipleri, insanı en kolay harcanan malzeme gibi görmeye başlarsa, Yezidleşirler. Yezidleşmenin öldürdüğü herkes Hüseyin, Yezidleşmenin olduğu her yer kerbeladır.

Biraz çözümden yana olmayla, biraz çabayla, biraz parayla çözülebilecek bazı sorunları azaltabiliriz ve de insanlarımızı kurban etmemiş oluruz.

 

Dünya’da en çok maden kazası olan ülkelerden biri Türkiye ise bir şeyler eksik ve yanlış yapılıyor demektir.

Bir yıl geçti aradan herkes unuttu Zonguldak’ta ölen maden işçilerini; aileleri hariç.

 

Ölenlere Allah’tan rahmet, ailelerin de sabır dilerim…

 

Muhsin KAYMAKÇI

Contorium Saçmalığı

Aslında bunları yazmama bile gerek yok bu kadar bariz uydurma bir video için ama hala inanan insanlar olduğunu gördüğüm için yazıyorum. Videodan alıntılar yaparak adım adım saçmalıkları söylüyorum;

“Bilgisayarınızda “con” isminde klasör açamazsınız.” diyor

Windows’un kullanmış olduğu port isimlerini dosyaya klasöre veremezsin. Bu sadece “con” için değil, con, prn, aux, nul, com1, com2, com3, com4, com5, com6, com7, com8, com9, lpt1, lpt2, lpt3, lpt4, lpt5, lpt6, lpt7, lpt8, ve lpt9…

Nedense kimse Steve Jobs’u tehdit etmemiş yada şeytani eylem yapmamış ki  mac os x’de istediğimiz şekilde  con, prn, aux, nul, com1…vb klasör ve dosya oluşturabiliyoruz.

“Araştırılması yasaklanmış mineral”conturium saçmalığı diyor

Sadece elementlerden oluşan periyodik cetvel girmeyi başarmış ilk mineral.

“Küsuratlı kütle numarasına sahip olması sebebi çekirdeğinin çatlak olması” diyor

En çok buna güldüm işte. Bir elementin kütle numarası küsuratlı ise o elementin izotopları olduğunu gösterir. İztopunun olması atomun çatlak olduğunu veya radyoaktif olduğunu göstermez. İztopuna benzer özellikler gösterir ama farklılıkları da vardır. Mesela her uranyum atomu radyoaktif değildir.

“Hiçbir işleme, nükleer santrale gerek olmadan etrafa radyo aktif enerji yayar.” diyor

Doğal radyoaktif elementler zaten kendi kendine enerji yayabilir, hiçbir işleme gerek yoktur.

“1/x ışını yayınlar.” diyor

X ışını tabirini (Almanca: X Strahlung, günümüzde Röntgenstrahlung) ilk olarak bu ışınları keşfeden fakat özelliklerini tam bulamayan Wilhelm Conrad Röntgen, “bilinmeyen” anlamında kullanmıştır.

“Dimitri Mendeleyev, Contorium yerine Toryum’u yerleştirmiştir.” diyor

Dimitri Mendeleyev, Elementleri kafasına göre yerleştirmemiştir. Atom numarası 90 olan tek element vardır o da Toryum’dur.

 

Muhsin KAYMAKÇI

Egemenlerin Çocuklarının Bayramı

Facebook’ta ekli arkadaşlardan biri bana 23 Nisan Gençlik ve Spor Bayramı ile ilgili kutlama mesajı yayınlamadığım için rahatsız olmuş ve bana mesaj atmış.  Bu mesaj kınama kıvamında bir eleştiri idi.  Bana “Çocuklara karşı çok hassas biri olarak neden çocukların bu önemli günü kutlamadın.”diye tepki mesajı atmış.  Şu andaki yazımı da bu ismini gizleyen arkadaşa cevap olarak yazmaya karar verdim.  Öncelikle bu eleştiri mailini atıp bu yazıyı yazmama vesile olan arkadaşa teşekkür ederim. Dünya çocuklarının özel bir bayramı olması ve bunun bizim ülkemizde olması tabii ki çok sevindirici bir olay . Çocukların sevinmesi ve onların 23 Nisan Gençlik ve Spor Bayramı vesilesi ile hatırlanması da bir o kadar sevindirici. Fakat;

Yıllardır bitmeyen davalar yüzünden babalarını hasret kalan çocukların olduğu

Çocuk yaşta iken babasını kaybeden biri babasının yaşına geldiğin halde, failin hâlâ meçhul olduğu

Ceylan’ların, havan mermisi ile parçalanarak katledildiği,

İki buçuk aylık Kübra’nın açlıktan öldüğü,

Enes’lerin, insani amaç için üretildiği iddia edilen ‘plastik mermi’ ile öldürüldüğü,

İki yaşındaki çocukların, gaz bombası ile komaya girdiği,

Anne karnındaki çocukların coplandığı,

On iki yaşındaki Uğur’un, on üç kurşunla terörist olduğu gerekçesi ile öldürüldüğü,

Çocukların, çocuk esirgeme kurumunda cinsel istismara uğradığı,

Okulda elleri kalem tutması gerekirken, meydanlarda taş tutuğu ve bu yüzden hapislere atıldığı,

Almanya’daki Türk çocukları için anadilde eğitim isteyip, Türkiye’deki Kürt çocukları için  “bizden anadilde eğitim beklemeyin” ifadeleri veren ikiyüzlü yöneticilerin olduğu,

Terörün maşası olmuş çocukları için; Başbakanın, “Güvenlik güçlerimiz çocuk da olsa, kadın da olsa kim olursa olsun terörün maşası haline gelmişse gerekli müdahale ne ise bunu yapacaktır.” dediği,

Çocuk masumiyetinin çocuklara çok görüldüğü,

Adalet olgusunun zedelendiği ve sadece egemenlerin çocuklarının huzur bulduğu,

…Bir ülkede ancak;

Egemenlerin çocuklarının bayramı kutlu olsun…’ denir.

 

 

Muhsin KAYMAKÇI

Erkeklerin İkiyüzlüleri ve Namus

Namusun tanımı :

“Namus, erkeğin namusu ailesine dair kızların cinsel çekimserliği ile korunur; Bir kızdan, ailesinin namusunu tehlikeye sokmaması için daima belli kurallara uyması beklenir. Bir kızın ve ailesinin namusu, ancak o kız bakire olarak evliliğe girmesi ile korunur.”

Namusun bir insan için ne kadar mühim olduğunu devamlı dile getiren bir toplumuz, onu korumak için canımızı ortaya koymayı bir görev ve ölmeyi de şehitlik sayarız. Hatta kardeşini, kızını ve annesini öldürmekten çekinmeyen insanlarız.

Namusa önem veren ahlaklı insanlarız değil mi? Evet, sesleri duyar gibiyim…

İmece usulü tecavüz’ hangi ülkede yaşandı? ‘İmece usulü tecavüzün’ de olur muymuş demeyin. Oluyormuş işte… Oldurmuşuz işte Bir şehrimizde bu imece…Öyle organize bir şekilde çalışmışlar ki hem de…Başkasının namusu önemsiz olunca yada söz konusu tecavüz olunca, çeşit çeşit mesleklerden insanlıktan nasibini pek çok yaratık dahil olmuş bu olaya..Müdür yardımcısı, öğretmen,asker, polis, okuldaki tostçu, emlakçı, tuhafiyeci,bakkal,kırtasiyeci, baraj işçisi ve …

Çok namuslu ahlaklı bir insanlarız öyle mi?

Barış Gelini desem ya da Pippa Bacca desem birşeyler hatırlar mısınız? Belki de çoktan unuttunuz.

Pippa Bacca, sanatçı arkadaşı Silvia Moro ile beraber ‘Barış Gelini’ adıyla, dünya barışı için düzenledikleri ve 8 Mart 2008’de Milano’dan başlayıp Slovenya, Hırvatistan, Bosna, Bulgaristan, Türkiye, Suriye, Lübnan, İsrail ve Filistin güzergâhından Tel-Aviv’de noktalanacaktı

“Yolculuk boyunca üzerimde birikecek tüm kirlerle birlikte götüreceğim tek elbise beyaz gelinlik olacak” demişti, Pippa. Ama…

Hani biz çok namusumuz düşkün bir toplumuz ya bekâret çok önemlidir ya bizim için değil mi?

“Namus, kız bakire olarak evliliğe girmesi ile korunur” Böyle idi dimi yukarıdaki tanımda? Tanım öyle ama…

Babasının, dedesinin, amcasının, abisinin tecavüzüne uğrayıp ‘erkek arkadaşı varmış namussuzun’ gerekçesiyle öldürülmek. Tecavüze uğrayıp hamile kaldığında, öz kardeşinin kurşunuyla ölmek… Namus bacakların arasındadır ve bu yüzden “bacaklarını isteyerek açsa da, bacaklarının zorla açtırırsalar da arasında fark yoktur, her iki durumda da ‘namussuz damgasını’ yapıştırırlır.”

Tecavüz kelimesini kullanmak istemiyordum aslında, neden mi? Onu da Leyla Welkin çok güzel açıklıyor:

“Tecavüz’ insanın aklına, karanlığın içinden gelen bir yabancının saldırısını getiriyor. Oysa istatistikler, dünyada da, Türkiye’

de de ‘tecavüz’ dâhil cinsel şiddet mağdurlarının yüzde 80’den fazlasının, ev halkının ya da akrabalarının, ya da bir öğretmen, bir komşu, güvenilen bir tanış gibi bir yakının saldırısına uğradığını gösteriyor.”

Ülkemizde‘namus’ anlayışının gerçekte ne kadar ikiyüzlü ve iğrenç olduğunu yaşana olaylar gösteriyor. Eşeğe, tavuğa, horoza ve damacana… yapılan olayları da anlatacaktım. Kusura bakmayın daha devam edemeyeceğim artık…

Nereden mi çıktı bu yazı? Birkaç kız arkadaşımla namus üzerine tartışmalarım ve ‘imece usulü tecavüzün’ yıl dönümü olmasından dolayı, daha önce parça parça aldığım notları düzenleyip paylaşmak istedim…

Birleşmiş Münafıklar

Birleşmiş Milletlerin daimi üyeleri silahları ile gövde gösterisi yapacak yer arıyordu. Kaddafi’de halkın taleplerine füzelerle yanıt vererek, BM’nin daimi üyelerine bu silahlarını kullanmaları için meşru zemGaddafiini oluşturdu. Bir nevi BM’nin kobay faresi olmayı kabul etti.

Neden Münafık diyorum? Çünkü ‘münafık’ kelimesi, Arapça olup; ikiyüzlü, yalan söyleyen anlamlarına gelir.

Birleşmiş Münafıklar da adlarına yakışan ikiyüzlülükle demokrasi ve özgürlük bahanesi ile Kaddafi birliklerine savaş açtılar. Bütün dünya biliyorlar ki, atılan her füze kendilerine bedava petrol olarak ve yaktıkları yıktıkları her yapı ihale olarak geri dönecek. Bu demokrasi getir işinin hafta sonuna denk gelmesi, batılıların doğunun demokrasisinden önce kendi borsalarını düşündüğünü gösterir.

Münafıklar çünkü:

Filistin konusunda ikiyüzlüler, Bahreyn deki olaylar konusunda sessizler, Bosna-Hersek’teki soykırımda da sessizdiler.

Şuan itibari ile: 110 füzenin yirmisi askeri hedefleri vurdu, 90 tanesi bilinmeyen noktalara demokrasi ve özgürlük kustu. (19 Mart 2011-22.53)

Füze alın verin ekonomiye can verin. Silah baronlarına iş kotarmak lazım, o silahlar boş boş dursun diye alınmadı. Dimi yani? Sanki ben bu hikâyeyi bir yerden hatırlıyorum. Evet evet, yine bir 19 Mart’tı Irak’a ilk bomba düşmüştü.

Libya’ya gerçekleşen müdahale için İslam ülkelerinden de destek alınmış! Bahreyn’e asker gönderip göstericilerin kafasına sıkan ülkelerden yani.

 

Muhsin Kaymakçı

Aşk ve Sevgi

Aşk, görme engelli bir coşku, görmezlikten kaynaklanan bir bağdır. Oysa sevgi, bilinçlice bir bağ; apaçık, duru bir görmenin sonucudur. Aşk genellikle içgüdüden su içer, içgüdüden kaynaklanmayan başka bütün olgular değersizdir. Oysa sevgi ruhun içinden doğar, bir ruhun yükselebileceği bütün yerlere, sevgi de onunla birlikte doruğa tırmanır.aşk ve sevgi

Aşk, gönüllerin genelinde benzer biçimler ve renklerde gözlenmekte olup, ortak nitelik, durum ve görünümler taşır. Oysa sevgi her ruhta kendine özgü bir albeni taşır. Ruhun kendisinden rengini alır. Ruhlar da içgüdülerin tersine kendilerine özgü ayrı ayrı renk, tırmanış, boyut, tat ve kokular taşıdığından; ruhların sayısınca sevgiler olduğu söylenebilir.

Aşk, kimlikle ilişkisiz değildir. dönemlerin ve yılların ilerleyişinden etkilenir. Oysa sevgi; yaş, zaman ve kişiliğin ötesinde yaşar. Onun yüksek yuvasına günün, çağın eli yetişmez.

Aşk, her renkte, her düzeyde, somut güzellikle bağlantılıdır. Schopenhauer’ın deyişiyle: “Sevgilinizin yaşına bir yirmi yıl daha ekleyin de onun duygularınızda bıraktığı doğrudan etkileri gözlemleyin.”

Oysa sevgi, ruhun içine öyle bir dalgınlıkla dalar;

ruhun güzelliklerine öyle tutulup kendinden geçer; somut güzellikleri bambaşka bir biçimde görür. Aşk; tufan, dalga, coşku niteliklidir. Oysa sevgi durgun, dayanıklı, ağırbaşlı, arılıkla dolup taşar bir durumdadır.

Aşk, uzaklık ve yakınlığa göre değişir. Uzaklık uzun sürecek olursa azalır. İlişki sürecek olursa değerini yitirir. Ancak korku, umut, sarsıntı ve acı çekmenin yanı sıra “görüşüm-uzaklaşım”la diri, güçlü olarak kalabilir. oysa sevgi bu durumları bilmez. Dünyası başka bir dünyadır.

Aşk, bir yönlü bir coşkudur. sevgilinin kim olduğunu düşünmez. “Öznel bir özcoşu”dur. İşte bu yüzden hep yanlışlık yapar. Seçimle hızla sürçer. Ya da hep bir yönlü kalır. Yine de yer yer benzeşmeyen iki yabancının arasında bir aşk kıvılcımlanır, olay karanlıklar içinde geçip birbirlerini görmedikleri için ancak bu yıldırımın düşüşünden sonra onun ışığında birbirlerini görebilirler.

Oysa sevgi aydınlıkta kök salar. ışığın gölgesinde yeşerir; büyür. İşte bu yüzen hep tanışıklıktan sonra ortaya çıkar. Gerçekte başlangıçta, iki ruh birbirinin yüzünde tanıma çizgilerini okur. “Biz” oluşları ise “tanışım”dan sonra olur, iki ruh, iki kişi değil daha sonraları; birbirlerinin söz, davranış ve konuşma biçiminden yakınlığın tadını, yakınlığın kokusunu, yakınlığın sıcaklığını duyumsarlar. İşte bu konaktan sonra birden, iki yoldaş kendiliklerinden sevginin uçsuz bucaksız çölüne ulaştıklarını, sevginin karartısız açık göğünün başlarının üzerinde sere serpe serilmiş olduğunu, “inanış”ın aydın, arı içtenlikli ufuklarının kendilerine açıldığını, tatlı okşayıcı bir esintinin hep başka göklerin, başka ülkelerin yepyeni esinlerinin iletileri ve başka bahçelerin güzel, gizemli çiçeklerinin kokularının birlikteliğinde oyuncu, tatlı, şen bir sevgi ve albeniyle kendisini hep bu ikisinin yüzüne, başına vurduğunu… Kendi gözleriyle görürler.

Aşk, çılgınlıktır. Çılgınlık ise “anlayış” ile “düşünüş”ün bozulmuşluk ve yıpranmışlığından başka bir şey değildir. Oysa sevgi tırmanışının doruğunda, beyin ötesini aşar, anlamayı ve düşünmeyi de yerden çekip, doğuşun yüksek doruğuna götürür.

Aşk, sevgilide içinin çektiği güzellikleri yaratır. Oysa sevgi, içinin çektiği güzellikleri sevgilide görür, bulur. Aşk, büyük güçlü bir kandırmacadır. Oysa sevgi; sonsuz, salt, dosdoğru, içten bir doğruluktur. Aşk, denizin içinde boğulmaktır. Oysa sevgi, denizin içinde yüzmektir. Aşk, görme duyumunu alır, oysa sevgi, verir.

Aşk, kabadır, şiddetlidir. bununla birlikte dayanıksız, güvensizdir. Oysa sevgi, tatlıdır, yumuşaktır. Bunun yanı sıra dayanıklı, güven içindedir.

Aşk hep kuşkuyla bulunur. Oysa sevgi, baştan başa kesin inançlıdır. Kuşkuya yer vermez. aşktan içtikçe kanarız, sevgiden içtikçe susarız. aşk korundukça eskir. Oysa sevgi yenilenir.

Aşk, sevenin içinde varolan bir güçtür. Kendisini sevgiliye çeker. Oysa sevgi sevilende varolan bir albenidir. Seveni sevilene götürür. Aşk, sevgiliye egemenliktir. Oysa sevgi, sevilende yok olma susuzluğudur.

Aşk, onun baskısı altında kalabilmek için sevgiliyi belirsiz, kimliksiz olarak ister. Aşk, kişinin bencilliği ile alım-satımsal, hayvansal ruhun bir çekiciliğidir. Kendisi kendi kötülüğünün bilincinde olduğu için de onu bir başkasında görünce ondan nefret eder, ona kin besler. Oysa sevgi, sevileni sevgili, değerli olarak ister. Bütün gönüllerin de kendisinin sevdiği için beslediğini , beslemelerini diler. Sevgi, kişinin Tanrısal ruhu ve Ahurasal doğasının bir çekiciliğidir. Kendisi kendi doğaötesi kutsallığını görebildiği için onu bir başkasında görünce onu da sever. Kendisine tanış, yakın bulur.

Aşkta, rakip sevilmez. Oysa sevgide, “Köyünün tutkunlarını kendi özleri gibi severler.” Kıskançlık aşkın özelliğidir. aşk, sevgiliyi kendi lokması olarak görür. Bir başkası onun elinden kapmasın diye hep acılar içinde kıvranır durur. kapması durumunda ise ikisine de düşmanlık beslemeye başlar. Sevgiliden nefret edilir.

Sevgi ise inançtır. inanç ise salt bir ruhtur. Sınırsız bir sonsuzluktur. Bu gezegenin türlerinden değildir. Aşk, doğanın kementidir. doğadan almış olduklarını kendi elleriyle geri verip; ölümün aldıklarını aşkın oyunlarıyla ellerinden bıraksınlar diye başkaldıranları yakalar. Oysa sevgi, kişinin doğanın gözlerinden uzak, kendi yarattığı, kendi ulaştığı, kendi “seçtiği”, bir aştır. Aşk, içgüdünün tuzağında tutsak olmaktır. Oysa sevgi, isteklerin baskısından kurtulmaktır. Aşk, bedenin görevlisidir. oysa sevgi, ruhun elçisidir.

Aşk, kişinin yaşama dalıp güncel yaşamla oyalanmasına yönelik büyük, aşırı bir “bilinçsizlendirim”dir. Oysa sevgi, yabancılıktan dolayı yabansıllıktan doğma, kişinin bu pis, gereksiz yabancı pazar içerisindeki, korkunç özbilincidir.

Aşk, tat aramaktır. oysa sevgi, sığınak aramaktır. aşk, aç bir düşkünün yemek yiyişidir. Oysa sevgi, “yabancı bir ülkede dildaş bulmak”tır.

Aşkın yer değiştirdiği olur. soğuduğu olur. Yaktığı olur. Oysa sevgi; yerinden, sevdiğinin yanından kalkmaz. soğumaz, kızgın değil; yakmaz, yakıcı değil.

Aşk, kendinden yanadır. bencildir, kendisi için ister. Kıskançtır. sevgiliye tapar, onu kendi için över. Oysa sevgi, sevilenden yanadır, sevilencildir. Sevgili için ister. Kendini sevdiği kişi için ister. Onu onun için sever. Kendisi ortada değildir.

Dr. Ali Şeriati – Kevir.

Sosyal Paylaşımın Devrimi

Hayatımızın her yönüne hızla giren teknolojinin ürünü olan sosyal medya hayatımıza girdi ve vazgeçilmez bir parçası olmaya başardı.

Sosyal medyadan sonra hayatımızda birçok şey değişmeye başladı. Sosyal medyada var olan içerik, kullanıcı tarafından oluşturulduğundan yaratıcılık önemini bir kez daha gösteriyor.

Neden yaratıcılık? Sosyal medyada popülerliğin anahtarı yaratıcı ve özgün paylaşımdır. Daha yaratıcı twitler, daha yaratıcı iletiler ve daha yaratıcı kişisel iletiler…

Tunus, Arnavutluk ve son olarak Mısır gösterilerinin ilginç bir ortak noktası var. Hepsi de medyanın muktedirlerinin baskısı altında olduğu ülkelerde, sosyal medya etrafında örgütlenmenin sonucu. Göstericiler, Facebook, Frendfeed ve Twitter’da örgütlenip sokağa döküldüler.

Arap ülkelerindeki devrimler, sosyal medyanın ilk devrimi olarak tarihe geçti. Sosyal ağlar, artık otoriter rejimlerin en korkulu rüyası olmuş durumda.

Neden sosyal medya bu kadar güçlü?

Sosyal medyada içeriği üretenler ve takip edenler arasındaki katı ayrım ortadan kalktı. Her kullanıcı birer haber kaynağıdır.

Sosyal medya içerik ekleyen her birey eşit olduğundan demokrasi fikrinin insanların kafasına yerleşebilmesi için uygun ortam yaratılmış oldu. Bu sayede insanlar özgürce fikirlerini aktarabilme ve kendilerini ifade etme imkânı buldular.

Dikta rejimleri ve cumhuriyetçi muktedirler, televizyon ve yazılı basını kontrol etse de, muhalif medyayı sansürle kontrol altına alsa da, sosyal medya üzerinde hâkimiyet kuramıyor.

Sosyal medya sen nelere kâdirsin;

Devlet başkanı olabilir, Obama.

Devlet başkanlığını kaybedebilir, Tunus ve Mısır.

Dünyanın süper güç devlerini sarsabilir, Wikileaks.

Otorite rejimlerine muhalefet yapabilir, İran.

Sosyal medya dikta rejimlerini cumhuriyete terfi ettirirken, cumhuriyet rejimlerin de daha katılımcı daha özgürlükçü olmaya zorluyor. Halkı hiçe sayan tüm dikta rejimleri ve tüm cumhuriyetçi muktedirler yerle bir olmaya mahkûmdur.

Bakalım sıradaki ülke hangisi?..

Muhsin KAYMAKÇI